İnsan davranışını anlamaya yönelik çaba, insanlık tarihi kadar eski bir araştırma alanıdır. İnsan neden düşünür, neden hisseder, neden belirli davranışları tekrarlar ve neden bazı yaşam örüntülerini değiştirmekte zorlanır soruları; felsefe, psikoloji, nörobilim, sosyoloji ve davranış bilimlerinin ortak ilgi alanlarından biri olmuştur.
Geçmişten günümüze kadar geliştirilen kuramlar insan davranışının farklı yönlerini açıklamaya çalışmıştır. Bazı yaklaşımlar davranışı gözlenebilir tepkiler üzerinden açıklamış, bazıları zihinsel süreçleri merkeze almış, bazıları bilinçdışı süreçlere odaklanmış, bazıları ise bireyin bedensel deneyimlerinin davranış üzerindeki etkilerini araştırmıştır.
Bu çeşitlilik, insan davranışının karmaşıklığını ortaya koymakla birlikte önemli bir soruyu da gündeme getirmiştir:
İnsan davranışı gerçekten tek bir sistem üzerinden açıklanabilir mi?
Bu soru, Nöro Somatik Programlama (NSP) yaklaşımının ortaya çıkışındaki temel hareket noktalarından birini oluşturmaktadır.
NSP, insan deneyiminin yalnızca düşüncelerden, yalnızca duygulardan veya yalnızca davranışlardan oluşmadığı; insanın nörolojik, somatik, duygusal, öz bilinçsel, kimliksel ve davranışsal süreçlerin sürekli etkileşimi içerisinde işleyen çok katmanlı bir sistem olduğu varsayımına dayanmaktadır.
Bu bölümde NSP’nin ortaya çıkışını gerekli kılan bilimsel, kuramsal ve uygulamalı ihtiyaçlar ele alınacaktır.
İnsan davranışını anlamaya yönelik ilk sistematik girişimler felsefe alanında ortaya çıkmıştır.
Antik Yunan düşünürleri insanın akıl, duygu ve irade arasındaki ilişkisini açıklamaya çalışmışlardır. Daha sonraki dönemlerde insan doğasına ilişkin açıklamalar din, ahlak ve metafizik çerçeveleri içerisinde değerlendirilmiştir.
Modern psikolojinin ortaya çıkışıyla birlikte davranışların bilimsel yöntemlerle incelenmesi mümkün hale gelmiştir.
Özellikle on dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında psikoloji, insan davranışını açıklamaya yönelik farklı paradigmalar geliştirmiştir.
Bu paradigmaların her biri önemli katkılar sağlamış olmakla birlikte insan deneyiminin yalnızca belirli yönlerini açıklayabilmiştir.
Davranışçılık, psikolojinin bilimsel bir disiplin olarak gelişmesinde önemli rol oynamıştır.
Davranışçı kuramlar, gözlenebilir davranışları araştırmanın merkezine yerleştirmiştir.
Bu yaklaşımın temel varsayımı şudur:
İnsan davranışları öğrenilir ve çevresel koşullar tarafından şekillendirilir.
Davranışçılık öğrenme süreçlerini açıklamada önemli başarılar göstermiştir.
Ancak zamanla bazı sınırlılıklar ortaya çıkmıştır.
İnsanlar yalnızca davranışlardan oluşmamaktadır.
Aynı davranışı sergileyen iki birey tamamen farklı düşünsel süreçlere, duygusal yaşantılara ve bedensel deneyimlere sahip olabilir.
Bu durum insan davranışının yalnızca gözlenebilir tepkiler üzerinden açıklanamayacağını göstermiştir.
Davranışçılığın sınırlılıkları bilişsel yaklaşımların gelişmesine zemin hazırlamıştır.
Bilişsel kuramlar bireyin olayları nasıl yorumladığını, nasıl anlamlandırdığını ve bu anlamlandırmaların davranışları nasıl etkilediğini araştırmıştır.
Bu yaklaşım insan davranışına ilişkin önemli açıklamalar getirmiştir.
Ancak zaman içerisinde yeni bir soru ortaya çıkmıştır:
Bir insan doğru düşünceyi bilmesine rağmen neden aynı davranışı tekrar eder?
Bir kişi zararlı olduğunu bildiği halde neden aynı ilişkiyi seçer?
Neden bazı bireyler başarıyı istemelerine rağmen başarıdan kaçınan davranışlar sergiler?
Bu sorular yalnızca bilişsel süreçlerle açıklanamayacak kadar karmaşık görünmektedir.
Psikolojik araştırmalar ilerledikçe duyguların insan davranışı üzerindeki etkisi daha görünür hale gelmiştir.
Duygular yalnızca düşüncelerin sonucu değildir.
Birçok durumda duygular karar alma süreçlerini doğrudan etkileyebilmektedir.
Ancak duyguların da tek başına yeterli açıklama sunmadığı görülmüştür.
Aynı duyguyu yaşayan bireyler farklı davranışlar gösterebilmektedir.
Bu durum insan davranışının daha geniş bir sistem içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Son yıllarda nörobilim ve beden temelli yaklaşımların gelişmesiyle birlikte psikoloji alanında önemli bir dönüşüm yaşanmıştır.
Araştırmalar bedenin yalnızca zihnin taşıyıcısı olmadığını göstermektedir.
Bedensel duyumlar, fizyolojik tepkiler ve sinir sistemi süreçleri insan deneyiminin ayrılmaz parçalarıdır.
Korku yalnızca bir düşünce değildir.
Korku aynı zamanda kalp ritmindeki değişimdir.
Kas gerginliğidir.
Nefes örüntüsündeki farklılaşmadır.
Benzer şekilde güven, huzur, heyecan ve öfke de bedensel karşılıklara sahiptir.
Bu gelişmeler insan davranışının yalnızca zihinsel süreçlerle açıklanamayacağını ortaya koymuştur.
Günümüzde insan davranışını açıklamaya çalışan birçok yaklaşım farklı parçaları anlamada başarılı sonuçlar üretmektedir.
Ancak bireyin yaşam deneyimi çoğu zaman bu parçaların toplamından daha fazlasıdır.
Bir birey aynı anda;
* düşünmektedir,
* hissetmektedir,
* bedeninde duyumlar yaşamaktadır,
* kendisini değerlendirmektedir,
* kimliğine ilişkin çıkarımlar yapmaktadır,
* davranışlar üretmektedir.
Bu süreçlerin birbirinden bağımsız olmadığı açıktır.
NSP’nin ortaya çıkışındaki temel gerekçe, insan deneyimini bu çok katmanlı yapısı içerisinde ele alabilecek bütünleşik bir model ihtiyacıdır.
Nöro Somatik Programlama, insan davranışını açıklarken altı temel sistemin sürekli etkileşim halinde olduğunu varsayar:
1. Nörolojik Sistem
2. Somatik Sistem
3. Duygusal Sistem
4. Öz Bilinç Sistemi
5. Kimlik Sistemi
6. Davranış Sistemi
NSP’ye göre yaşam içerisinde tekrar eden birçok örüntü, bu sistemlerin birbirini karşılıklı olarak etkilemesi sonucunda oluşmaktadır.
Bu nedenle değişim yalnızca davranışın değiştirilmesiyle değil; davranışı üreten sistemlerin anlaşılmasıyla mümkün hale gelmektedir.
Nöro Somatik Programlama, mevcut psikolojik yaklaşımların yerine geçmeyi amaçlayan bir model olarak değil; insan deneyiminin çok katmanlı doğasını açıklamaya çalışan bütünleşik bir kuramsal çerçeve önerisi olarak değerlendirilmelidir.
NSP’nin temel iddiası, insan davranışının nörolojik, somatik, duygusal, öz bilinçsel, kimliksel ve davranışsal süreçlerin karşılıklı etkileşimi sonucunda ortaya çıktığıdır.